02 Temmuz 2025 Çarşamba
Yangınlarda solunum şikayetleri 3 katına çıkıyor. Uzmanlar yangın sonrası solunum şikayetlerinin arttığına dikkat çekerek alınması gereken önlemleri anlattı.
Türkiye’de Tarım ve Orman Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü verilerine göre 2021-2024 yıllarında yıllık ortalama orman yangını sayısı 2 bin 500’ün üzerine çıktı. Orman yangınları hem ekosistemi hem de insan sağlığını ciddi oranda tehdit ediyor. Türk Toraks Derneği Çevre Sorunları ve Akciğer Sağlığı Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, “Araştırmalara göre yangın dönemlerinde solunum şikayetleri ve 0-6 yaş çocuklarda acil başvuruları yaklaşık olarak 3 katına çıkıyor. Yetişkinlerde ise akciğer kapasitelerinin ortalama yüzde 6 azaldığı görülüyor. Yangın olan bölgelerde hava kirliliği Dünya Sağlık Örgütü sınırlarının 10-20 kat üzerine çıkıyor” diyerek iklim krizine ve yangın yönetiminin önemine dikkat çekti.
İklim krizi son yıllarda dünya genelinde yaşanan çeşitli afetlerle kendisini yoğun olarak hissettirmeye başladı. Türk Toraks Derneği Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Öğr. Üyesi Ethem Yıldız, iklim krizi ve yangın ilişkisine dikkat çekerek şunları söyledi: “İklim krizi gezegenimizin sağlığı, ekolojik sistem ve canlıların sağlığı açısından bu ve gelecek yüzyılın en büyük sorunu. Dünya iklim krizi ve iklimin meydana getirdiği sorunlarla uğraşıyor. İklim krizinin etkisiyle dünya genelinde ve ülkemizde seller, yangınlar, depremler doğa felaketlerinin sıklığı giderek artmaktadır. İklim krizine ek olarak, orman yangınlarının çoğunun sebebi bilinmezken, bilinen sebepler arasında ihmal kaynaklı yangınlar en önemli nedenler arasında yer almaktadır. Bu da ihmallerin ortadan kalkması durumunda birçok yangının önlenebileceğini göstermektedir.” Türk Toraks Derneği Çevre Sorunları ve Akciğer Sağlığı Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç ise güncel tablo hakkında bilgiler paylaştı ve “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, ülke genelinde son 3 günde toplam 263 orman yangını çıktığını bildirdi. Halen söndürme çalışmalarının tüm hızıyla sürdüğü bilgisi de kamuoyuyla paylaşılmıştır. Müdahalesine devam edilen yangınlar, İzmir-Menderes-Kuyucak, İzmir-Seferihisar-Doğanbey, Manisa-Akhisar-Doğankaya, Hatay-Antakya-Üçgedik olarak bildirilmiştir” dedi.
Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre, orman yangınlarının olduğu bölgelerde hava kirliliğinin, Dünya Sağlık Örgütü sınırlarının 10-20 katı üzerine çıkardığına dikkat çeken Doç. Dr. Aykaç, sözlerine şöyle devam etti: “Türkiye, Akdeniz iklim kuşağında yer alır ve yaz aylarında sıcak, kuru, düşük nemli, rüzgârlı koşulların hâkim olması orman yangınlarının çıkış sıklığını ve yayılım hızını artırır. Türkiye’de Tarım ve Orman Bakanlığı Genel Müdürlüğü verilerine göre, 2021-2024 yıllarında yıllık ortalama orman yangını sayısı 2 bin beşyüzün üzerine çıkmıştır. En çok yangın çıkan iller Antalya, Muğla, İzmir, Mersin, Adana ve Çanakkale’dir. Türkiye’de 2021 yangınlarında Muğla ve Antalya illerinde ölçülen hava kirliliğinin en önemli bileşenlerinden birisi olan ince partikül madde (PM₂.₅) seviyelerinin, Dünya Sağlık Örgütü sınırlarının 10–20 katı üzerine çıkmıştır. Araştırmalar, yangın dönemlerinde solunum şikâyetlerinin ve 0-6 yaş çocuk acil başvurularının yaklaşık üç katına çıktığını; yetişkinlerde akciğer kapasitelerinin ortalama yüzde 6 azaldığını gösteriyor. Yangın alanından elli kilometre uzakta bile ince toz sınırı beş-altı kat aşılınca kalp-damar hastalıkları nedeniyle hastane yatışları arttı. Kısacası, yangın dumanındaki ince toz, karbon monoksit ve diğer zararlı gazlar hem hemen hem de uzun vadede ciddi bir sağlık riski oluşturuyor.”
Doç. Dr. Aykaç, yangın dumanının kalpten akciğerlere kadar birçok organı etkilediğini belirterek etkilerini şöyle sıraladı: “Yangın dumanına maruz kalındığında ilk saatler ve günlerde öksürük, nefes darlığı, astım ya da bronşit alevlenmesi gibi solunum yakınmalarında belirgin artış görülür ve ayrıca dumanın içindeki ince parçacıklar kalp krizi, kalp ritim bozuklukları, hipertansiyon krizleri gibi akut kardiyovasküler olayları tetikleyebilir. Göz yanması, konjonktivit, cilt tahrişi ve yangına bağlı travmanın yol açtığı stres ile kaygı da sık görülür. Maruziyet haftalar-aylar boyunca sürerse akciğer fonksiyonlarında kalıcı azalma gelişebilir, KOAH riski yükselir; polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH) gibi kanserojenlerin etkisiyle kalp-damar hastalıkları ve bazı solunum yolu kanserlerinin görülme olasılığı artabilir. Gebelik sırasında duman solumak ise düşük doğum ağırlığı ve erken doğum riskini artırır. Bebek-çocuklar, 65 yaş üstündekiler, kronik solunum veya kalp hastaları, dışarıda çalışanlar ve gebeler bu etkilerden en çok zarar görebilecek hassas gruplardır.”
HASSAS GRUPLARA DİKKAT!
Bu gruplarda yangın dumanına maruziyet daha ciddi sağlık sonuçlarına yol açmaktadır.
Maruz kalan kişinin derhal ortamdan uzaklaştırılıp oksijeni yeterli güvenli bir yere götürülmesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Aykaç, yapılması gerekenleri de sıralayarak sözlerini şöyle noktaladı: “Orman yangınıyla mücadele sırasında yoğun dumana maruz kalındığında dumandan boğulmamak için yardım gelene kadar eğilerek ve sürünerek hareket edilmeli, ağız ve burun ıslak bez ya da mendille kapatılarak nefes alınmalıdır. Orman yangınları esnasında çıkan dumana maruziyetin azaltılması için idari tedbirler kapsamında yangında çalışanlar için vardiyalı çalışma yöntemleri planlanmalı ve uygun kişisel koruyucu donanımlar kullanılmalıdır. Kullanılacak maskeler en az N95/FFP2 özelliğinde olmalıdır. PM₂.₅ ve karbonmonoksit gibi hava kirliliği parametrelerini izleyen, sağlık kurumlarına veri sağlayan sistemler kurulmalı. Türkiye’de halen PM2.5 için kabul edilen ulusal bir değer yoktur. Yangın bölgesindeki yaşlı ve kronik hastalar için önceden koruyucu maske, ilaç ve tahliye planları hazırlanmalı. Yangın öncesi ve sırasında halkı bilgilendiren yerel eğitim kampanyaları yaygınlaştırılmalı. Yangın risk haritalaması, iklim krizini önlemek için çevre dostu politikalar ve orman yönetim planlarının bilimsel temellere dayandırılması uzun vadeli planlama olarak sağlanmalıdır. Orman yangınları, iklim değişikliğinin etkisiyle sıklığı ve şiddeti artan bir halk sağlığı sorunudur. Yangın dumanına maruz kalmanın, solunum ve kardiyovasküler sistem başta olmak üzere pek çok sağlık alanında önemli riskler taşıdığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Etkili önleme ve müdahale politikalarının geliştirilmesi, bu etkilerin azaltılmasında kritik öneme sahiptir. Türkiye’deki orman yangınlarının mevcut dinamiklerini, iklim krizini önleme için stratejik geleceğe yönelik planlarla yürütmek kıymetli olacaktır. Türkiye’de orman yangınları, iklim değişikliği nedeniyle sıklığı ve şiddeti artarak toplum sağlığını ciddi ölçüde tehdit etmektedir. Türkiye’ye özgü sosyoekonomik, coğrafi ve iklimsel faktörler yangın dumanının sağlık etkilerini daha ağır hale getirmektedir. Koruyucu sağlık hizmetleri ve yangın yönetimi ve iklim krizi önleyecek politikalar bu gerçeklikler ışığında revize edilmelidir.”
Türk Toraks Derneği
Kaynaklar
PKK Saldırısı… Zafer Partisi Lideri Ümit Özdağ, konu hakkında, “PKK 10 askerimizi İHA saldırısı ile yaraladı” dedi.
Prof. Dr. Ümit Özdağ, konu hakkında şu açıklamayı yaptı, “Biliyorsunuz, birkaç gün önce 10 askerimizin yaralandığı bir PKK İHA saldırısı gerçekleşti. 3-4 kilometrelik bir kablolu İHA ile saldırmışlar. Daha sonra aynı bölgeye bir başka saldırı daha yapıldığı ifade edildi. Ancak bu ikinci saldırıda yaralı haberi yok. Fakat Haziran’ın ilk haftasında bana gelen bilgiye göre, bir başka saldırı daha olmuş ve bir askerimiz bu saldırıda yaralanmış. Milli Savunma Bakanlığı’nın bu saldırılarla ilgili hiçbir açıklama yapmamış olmasını hayretle izliyoruz. Açıklama yapılmadı ama eski bir AK Parti milletvekili, Şamil Tayyar Bey, kendisine gelen bir bilgiyi —resmi makamlardan geldiğini belirterek Twitter üzerinden paylaştı. Ve bu çerçevede siz de sorunuzu soruyorsunuz zaten. Yani sürecin yönetim şekli bu. Kimliği belirsiz bir devlet yetkilisi, eski bir AK Parti milletvekilini arıyor, o da tweet atıyor. Doğrusu, eğer ortada bir süreç varsa, bu böyle yönetilmez. Böyle bir iletişim stratejisi olamaz”
Gelelim şimdi söylenen ikinci noktaya: Silah teslimi olacak deniyor. Türkiye’nin elinde PKK’nın hangi silahlara sahip olduğuna dair bir envanter var mı? Orta Doğu’da silah bulmak çok ucuz ve çok kolaydır. PKK, 5 tane kalaşnikof, 6 tane bixi’yi teslim etse ve bunların fotoğraflarını yayımlasa, bunun nasıl bir değeri olur? YPG’nin elindeki silahları, PKK’nın elindeki silahlardan saymıyor muyuz? Eğer saymıyorsanız, Kilit Pençe Harekâtı sırasında Kuzey Irak’ta YPG’lilerin getirip Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı kullandığı sofistike silahların teslim edilmesini isteyecek misiniz? İstemeyecek misiniz? PJAK’ın elinde bulunan silahlar konusunda ne düşünüyorsunuz? Son iki hafta içerisinde Suriye’den İran’a kaydırılan ve PJAK’ın sayısını artırmayı hedefleyen YPG kuvvet sevkiyatı konusunda Türk halkıyla paylaşacağınız bir bilgi var mı? Özetle, bahsedilen süreç çok kötü yönetilen ve doğru bir noktaya gitmesi mümkün olmayan bir süreçtir. Bu süreçle ilgili olarak 5 Temmuz’da yapacağım basın toplantısında daha kapsamlı değerlendirmelerde bulunacağız” (BSHA – Bilim ve Sağlık Haber Ajansı)
ALZ Kazakistan Uluslararası Sağlık Turizmi Fuarı Almatı’da başarıyla gerçekleştirildi
ALZ Grup’un sağlık turizmi alanındaki uluslararası başarılarına bir yenisi daha eklendi. Bu yıl 28-29 Haziran tarihlerinde 13’üncüsü düzenlenen ALZ Kazakistan Uluslararası Sağlık Turizmi Fuarı, Kazakistan’ın Almatı şehrinde Rixos Otel ev sahipliğinde sektörün önde gelen temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşti. Sağlık turizmi alanında uluslararası etkileşim ve iş birliklerinin güçlenmesine katkı sağlayan fuar, geniş katılımcı profiliyle dikkat çekti. Türkiye’den çok sayıda hastane ve kliniğin yanı sıra, Azerbaycan, Kazakistan, İspanya, Almanya, Finlandiya, Hindistan ve Sri Lanka’dan sağlık kuruluşları da fuarda yer aldı. İki gün süren etkinlik boyunca katılımcılar, hem bölge halkıyla doğrudan temas kurarak tedavi hizmetleri hakkında bilgi verdi hem de bölge ülkelerinden gelen sağlık turizmi acenteleri ve aracı kuruluşlarla ikili iş görüşmeleri gerçekleştirdi.

Fuarın açılış töreni, T.C. Almatı Başkonsolosu Sn. Evren Müderrisoğlu, Ticaret Bakanlığı Uluslararası Hizmet Ticareti Genel Müdür Yardımcısı Sn. Alperen Kaçar, Almatı Valiliği Turizm Başkan Vekili Sn. Gaziz Tolebek, T.C. Almatı Ticaret Ataşesi Sn. Ekrem Alper Bozkurt, Hizmet İhracatçıları Birliği Genel Sekreter Yardımcısı Sn. Üzeyir Işık ve Kazakistan, Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan ve Rusya Sağlık Turizmi Dernekleri Başkanları ile iki ülke sağlık sektörü ve iş dünyasından pek çok değerli ismin katılımıyla gerçekleşti.
Bölgenin sağlık turizmi potansiyelini doğrudan tanıtma ve iş birliklerini artırma hedefiyle düzenlenen fuar, Türkiye’nin sağlık alanındaki yüksek standartlarını ve uzmanlık alanlarını bölge pazarına taşıdı. Özellikle onkoloji, tüp bebek, göz sağlığı, estetik cerrahi ve kalp hastalıkları gibi branşlara yoğun ilgi gösteren hastalar, fuar kapsamında doğrudan görüşmeler yaparak bilgi alma fırsatı buldu. ALZ Grup’un organizasyonuyla gerçekleşen etkinlik, Türkiye’nin sağlık turizmindeki gücünü bir kez daha ortaya koyarken, bölgesel ölçekte kurulan bağlantıların uzun vadeli iş birliklerine dönüşmesi açısından önemli bir platform sundu.
ALZ Grup Yönetim Kurulu Başkanı Cihat Alagöz, fuara ilişkin yaptığı değerlendirmede şu ifadeleri kullandı: “Almatı’da gerçekleştirdiğimiz bu organizasyon Türkiye’nin sağlık alanındaki gücünü, hizmet kalitesini ve çeşitliliğini uluslararası alanda daha görünür kılmak açısından son derece stratejik bir platform oldu. Özellikle Kazakistan gibi her yıl yüz binlerce vatandaşının yurtdışında tedavi arayışına girdiği ülkelerde, Türkiye’nin en çok tercih edilen destinasyonlar arasında olması tesadüf değil. Biz de ALZ Grup olarak bu güveni daha da ileriye taşıyacak fırsatlar sunmaya devam edeceğiz. 13. fuarımızı Almatı’da gerçekleştirmekten büyük memnuniyet duyuyoruz. Burada kurulan temasların uzun vadede hem sağlık sektörümüz hem de ülkemizin hizmet ihracatı açısından önemli sonuçlar doğuracağına inanıyorum” (BSHA – Bilim ve Sağlık Haber Ajansı)
Rüya görmek ruhu dinlendirir! Rüya herkes için farklı bir anlama gelirken uzmanlar uykunun bedeni, rüyanın ise ruhu dinlendirdiğini söyledi.
Rüya görmenin bizim genetik algoritmamızın bir parçası olduğunu kaydeden Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bir insanın rüya görmemesi mümkün değil. Herkes rüya görüyordur, hatırlamıyordur. Rüya görmek, insanın fizyolojik bir özelliğidir. Uyku bedeni, rüya ise ruhu dinlendirir. Asıl ruhsal dinlenme, rüya sırasında gerçekleşir.” dedi. Eğer kişinin bir ruhsal problemi yoksa, rüya yorumlarıyla uğraşıp vakit kaybetmesine gerek olmadığını dile getiren Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ancak psikiyatrik tedavi gören veya terapi sürecinde olan biri için rüyalar anlamlı olabilir” diye konuştu. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bilinçaltı ve rüyalar konusunu değerlendirdi.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, canlılar arasında, özellikle memeliler grubunda yer alan insanın, bilinç sahibi olan tek varlık olduğunu dile getirerek, “Diğer hiçbir canlıda bilinç bulunmaz. Diğer canlıların zaman kavramı, geçmiş ve gelecek bilinci, varoluş bilinci, anlam arayışı ya da ölüm bilinci yoktur. Bunlar yalnızca insana özgü özelliklerdir. İnsan, kendi varlığının farkında olan tek canlıdır. ‘Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?’ gibi soruları sorabilmek bu bilincin göstergesi. Kişinin farkında olmadan yaptığı şeyler genellikle bilinçaltından kaynaklanır. Farkında olarak yapılan şeyler bilinçli; farkında olmadan yapılanlar ise bilinçsiz davranışlardır.” dedi.
Bu konuların yaklaşık 100 yıl önce Freud ve Jung gibi psikiyatristler tarafından da tartışıldığını, bilinç ve bilinçaltı arasındaki ilişkinin özellikle ruhsal hastalıklarla bağlantılı olarak ele alındığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “2000’li yıllardan itibaren nörobilimin gelişmesiyle birlikte bilince dair yeni tartışmalar ortaya çıkmıştır. Günümüzde bilinç, beynin üzerinde bir varlık olarak; hatta bazı görüşlere göre kuantum bir varlık olarak ele alınmaktadır. Bilinç günümüzde hâlâ psikiyatrinin en temel tartışma konularından biridir. Bilinç, belki de psikiyatrinin kuantumudur. Bilinçaltı, bir insanı analiz etmeye çalıştığımızda karşımıza çıkan, kişinin bazen kendisinden bile beklemediği davranışların kaynağıdır. Bazı insanlar, hiç düşünmeden otomatik tepkiler verebilir ya da refleksif davranışlar sergileyebilir. Üstünlük kompleksi ya da aşağılık kompleksi gibi durumlar bilinçaltı mekanizmalarla ilişkilendirilmiştir. Bu durumları açıklamak için psikolojide çeşitli savunma mekanizmaları geliştirilmiştir.” diye konuştu.
Günümüzde nörobilimin bu konuyu getirdiği noktada, “bilinçaltı” yerine artık “implisit memory”, yani örtük bellek kavramının kullanıldığını anlatan Tarhan, “Bilincin karşılığı ise ‘eksplicit memory’ yani açık bellek olarak tanımlanır. Açık bellek, farkında olduğumuz ve bilinçli şekilde hatırladığımız bilgileri içerirken; örtük bellek, farkında olmadan otomatik şekilde kullandığımız bilgileri barındırır. Bilinçaltı, kişinin düşünmeden gerçekleştirdiği otomatik davranışlardır. Bu, beyinde kısa yollar aracılığıyla oluşur. Yani sadece felsefi ya da soyut bir konu değildir; nörobiyolojik karşılığı vardır. Kişinin örtük bellek (bilinçaltı) ve açık bellek (bilinç) mekanizmalarını ne kadar iyi yönetebildiği, hayatını ne ölçüde kontrol edebileceğini belirler.” ifadesinde bulundu.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bilinçaltı ve bilinçdışı kavramların kimi zaman karıştırılsa da farklı şeyleri ifade ettiğini söyleyerek, şöyle devam etti:
“Bir kişi, karşısındaki birine aniden yoğun bir tepki verebilir. Bu durumu analiz ettiğinizde görürsünüz ki, tepki gösterdiği kişi aslında geçmişte ona zarar veren bir kişiye fiziksel ya da davranışsal olarak benzemektedir. Kişi bunun farkında değildir ama bilinçaltı bu benzerliği çağrıştırır ve otomatik bir tepki oluşturur. Yani karşısındaki kişi aslında bir yanlış yapmamış olsa bile, kişi geçmişte yaşadığı olumsuz deneyimin etkisiyle tepki verir. Bu, bilinçaltının devreye girmesiyle olur. Bu tür bilinçaltı tepkilerin rüyalarla da yakın ilişkisi vardır. Bu nedenle Freud, ‘rüyalar bilinçaltına giden kral yoludur’ demiştir. Ona göre rüyalar, bilinçaltına ulaşmanın en kolay ve doğrudan yoludur. Jung ise, bilinç ile bilinçaltı arasında köprüler olduğunu söylemiştir. Yani her iki yaklaşım da rüyaların ve bilinçaltının birbiriyle sıkı bir ilişki içinde olduğunu kabul eder.”
Hipnozun da rüyanın da uykunun da farklı bir bilinç durumu olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Üç tür gerçeklik var. Fiziksel gerçeklik; şu anda içinde yaşadığımız, somut gerçekliktir. Hayal gerçekliği; hayal kurarken yaşadığımız gerçekliktir. Kişi hayal kurar, sonra hayalin bittiğini fark edip tekrar fiziksel gerçekliğe döner. Beyin burada hemen bir ‘gerçeklik testi’ yapar ve bugüne, şimdiye odaklanır. Rüya gerçekliği; rüya sırasında kişi başka bir gerçeklikteymiş gibi yaşar. Uyanınca kısa bir ‘alacakaranlık dönemi’ yaşanır ve ardından rüyanın rüya olduğu anlaşılır. Mesela, dizi rüyalar ya da lüsid rüyalar dediğimiz rüya türlerinde bilinç ile bilinçaltı arasında kısa geçişler olur. Yapılan anketlere göre, her 100 kişiden yaklaşık 40’ı lüsid rüya gördüğünü söylüyor. Yani lüsid rüyalar nadir bir durum değildir.” dedi.
Gündüz uyanık olan bir kişi, dışarıdan hayal kuruyor gibi görünse de aslında ‘gündüz rüyası’ yaşıyor olabileceğini de ifade eden Tarhan, “Bu, Maladaptif Daydreaming olarak bilinen bir durumdur. Özellikle kaygılı kişilerde sık görülür. Kişi gündüz düşleriyle gerçeklik arasında gidip gelir ve bu durum davranışlarını da etkileyebilir.” şeklinde konuştu.
Bilincin kuantumu” ya da “ruh sağlığının kuantumu” denilen alanın rüya dünyası olduğunu ve rüyaların da uzay ve zaman kavramlarının dışında işlediğini anlatan Tarhan, “Jung bu konuda şöyle der, ‘İnsanın ruhunun uzay ve zamanın dışında bir parçası olması gerekir.’ Burada Jung’un ‘ruh’ tanımı, dini literatürdeki ruh kavramına oldukça benzer. İnsan, başka bir enerji bandından gelmiş, bu dünyada fiziksel gerçeklikte yaşıyor ve ölümden sonra başka bir enerji düzlemine geçiyor olabilir. Yani insanın varlığı sadece bu dünyayla sınırlı değildir. Biz bu geniş denklemin sadece simülatif bir bölümündeyiz. Rüyalar ise bu denklemle bağlantı kurduğumuz alanlardır.” diye konuştu.
Kuantum fiziğiyle uğraşan bilim insanlarının çalışmalarına işaret eden Tarhan, şunları anlattı:
“Gözlemlediğimiz şey var olur, gözlemlemediğimiz şey yok gibi davranır. Hatta bu noktada şöyle bir tartışma da vardır: Kara deliklerin ötesinde bu evreni gözlemleyen, üstün bir bilgisayar teknolojisi kullanan başka varlıklar olabilir mi? Bu fikir, bazı bilimsel çevrelerde ‘evren bir simülasyon olabilir mi?’ sorusunu gündeme getirmiştir. Bu düşünceler kutsal metinlerde de yankı bulur. Kur’an-ı Kerim’e bakıldığında, bazı yorumlara göre “Biz sanki Tanrı’nın zihninde yaşıyormuşuz” gibi bir bakış açısı ortaya çıkmaktadır. Bu görüşler nedeniyle tarih boyunca birçok düşünür eleştirilmiş, hatta bazıları deli ilan edilmiş ya da yargılanmıştır. Oysa bugün kuantum fiziği bu soruların bilimsel zeminlerde tekrar tartışılmasına olanak tanımaktadır. Çünkü kuantum, belirsizlikleri tanımlamaya çalışan bir bilim dalıdır.”
Bazı bilim insanlarının ‘Acaba rüya, insanın kuantum evrenle bağlantı kurduğu bir alan mı?’ sorusunu da sorduğunu ifade eden Tarhan “Bu durum rüyayı sadece bilinçaltıyla değil, aynı zamanda kuantum fizik, psikiyatri, felsefe ve spiritüalite gibi farklı disiplinlerin ortak tartışma alanına taşımaktadır. Bu yüzden bugün dünyada birçok yerde rüya laboratuvarları kurulmakta, rüya üzerine bilimsel araştırmalar yapılmaktadır. Uyku sırasında beynin nasıl davrandığı, özellikle de rüya dönemlerinde nasıl çalıştığı incelenmektedir.” dedi.
Terapi süreçlerinde zaman zaman bilinçli zihinle bilinçaltına ulaşmaya çalışıldığını kaydeden Tarhan, ancak bazı zor vakalarda, özellikle bastırılmış travmaların çözümlenmesi gerektiğinde, bilinçli yöntemlerin yetersiz kalabildiğini, bu gibi durumlarda, kişiyi uyku ve uyanıklık arasındaki bir bilinç düzeyine getiren, anestezi benzeri ilaçların kullanıldığı bir yöntem olan narkoanalizin devreye girebildiğini ve çözülmemiş bir travmanın çözülebildiğini anlattı.
Bilinçaltının, beyinde kapsüllenmiş bir travmatik ağ gibi davranabildiğini, bu ağlara ulaşmanın, adeta bir apsenin boşaltılması gibi olduğunu belirten Tarhan, “Travma çözüldüğünde kişi hem zihinsel hem de fiziksel olarak rahatlama yaşar. Bugün bu tür durumlar için nadiren narkoanaliz kullanılıyor. Bunun yerine daha yaygın ve güvenli bir teknik olan EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) yöntemi tercih ediliyor. Bu teknikte sağ ve sol beyin lobları ses ya da göz hareketleriyle eş zamanlı uyarılır. Bu sayede kişi, bastırdığı travmatik anıların farkına varır ve onları yeniden işleyebilir. Tüm bu yöntemlerde ortak nokta, kişide farklı bir bilinç durumu oluşturmaktır.” şeklinde konuştu.
Rüya görmenin bizim genetik algoritmamızın bir parçası olduğunu kaydeden Tarhan, “Bir insanın rüya görmemesi mümkün değil. Herkes rüya görüyordur, hatırlamıyordur. Öyle ki, doğuştan görme engelli olan bebekler bile rüyada gülümseyebilir. Henüz görme duyusu gelişmemiş, hayatı tanımamış bu bebeklerin uykuda tebessüm etmeleri, rüyanın yalnızca dış dünyadan alınan verilerle değil, beynin içsel mekanizmalarıyla ilgili bir süreç olduğunu gösterir. Bu durum, rüyanın beynimizin temel bir fonksiyonu olduğunu kanıtlar niteliktedir. Henüz soyut kavramları bile bilmeyen bir bebeğin, rüyada gülümsemesi ise beynin uzay-zamanın ötesinde çalışan bir alanına işaret eder. Rüya görmek, insanın fizyolojik bir özelliğidir. Uyku bedeni, rüya ise ruhu dinlendirir. Asıl ruhsal dinlenme, rüya sırasında gerçekleşir.” dedi.
Bilinçaltının, aslında örtülü belleğimiz olduğunu ve beynimizde fizyolojik karşılığının bulunduğunu dile getiren Tarhan, “Rüyalar da bu örtülü belleğin bir sonucudur. Rüya görmek, fizyolojik bir ihtiyaçtır. Rüyayı yok ederek bir kişide şizofreni benzeri belirtiler oluşturabilirsiniz. REM uykusu sırasında kişi her rüyaya daldığında uyandırılırsa, bu ciddi psikolojik bozulmalara yol açabilir.” ifadesinde bulundu.
Eğer kişinin bir ruhsal problemi yoksa, rüya yorumlarıyla uğraşıp vakit kaybetmesine gerek olmadığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ancak psikiyatrik tedavi gören veya terapi sürecinde olan biri için rüyalar anlamlı olabilir. Örneğin, kişinin gerçek hayatta bir korku yaşamamasına rağmen rüyasında korkulu bir durumla karşılaşması, aslında bilinçaltında işleyen ve terapide kullanılabilecek faydalı bir motiftir. Rüyalar genellikle sembollerle doludur. Örneğin, rüyada aslan görmek güç ve cesareti; su görmek şefkati; köpek görmek ise güven veya arkadaşlık arayışını simgeleyebilir. Bu yorumlar rüya tabir kitaplarında yer alır. Ancak bu semboller her birey için aynı anlamı taşımaz. Önemli olan, rüyayı kişinin kendi psikolojik yapısına uygun şekilde yorumlamaktır.” diye anlattı.
Negatif düşünen insanların rüyalarla ilgili genellikle olumsuz senaryolar ürettiklerini, pozitif yapılı kişilerin ise rüyalarını daha olumlu yorumlama eğiliminde olduğunu kaydeden Tarhan, “Ancak bizim toplumumuzda rüyalardan etkilenme oranı oldukça yüksek, yapılan araştırmalara göre bu oran yüzde 85’e kadar çıkabiliyor. Bu da demek oluyor ki, birçok insan rüyalardan etkilenip yanlış kararlar alabiliyor, ilişkilerini bile bu yüzden zedeleyebiliyor.” dedi.
Rüyaların asla anlamsız olmadığını ve sembollerle konuştuğunu ifade eden Tarhan, “Ancak bu sembollerin dilini bilmiyorsanız, rüyaları anlamanız mümkün olmaz. Üstelik bu semboller evrensel değildir; kişiye özeldir. Rüyalar kişisel deneyimlerden ve duygulardan beslenir. Evrensel bir dil kullanmazlar, bireyin iç dünyasına göre şekillenirler. Bu yüzden bir rüyayı anlamak istiyorsanız, sembolün o kişi için ne anlama geldiğini çözmeniz gerekir.” ifadesinde bulundu. Rüya yorumlarının, analiz aşamasında önemli bir araç olsa da tedavi sürecinde her zaman aynı başarıyı göstermediğini kaydeden Tarhan, “Bu nedenle psikanalizin günümüzdeki evrimi nöropsikanaliz olarak adlandırılır. Artık bilinçaltını tanımak geçmişe göre daha kolay. Gelişen teknikler sayesinde, birçok yöntemle bilinçaltına ulaşmak mümkün hale geldi.” diye konuştu.
Haberci rüyalar kavramına dikkat çeken Tarhan, “Kişi rüyasında birini görüyor ve ertesi gün o kişi gerçekten karşısına çıkıyor. Toplumda bu tür rüyaları görenlerin oranı yüzde 50-60 civarındadır. Hemen herkesin hayatında bu şekilde sezgisel, anlamlı bir rüya deneyimi olmuştur. Asıl önemli olan ise bu rüyaların doğru şekilde yorumlanabilmesidir. Eğer kişi gördüğü rüyayı yorumlamazsa, bazen bu durum sorunlara yol açabilir. İnsan bir konuya aşırı odaklandığında, buna yaratıcı düşünce denir ve bu yoğun konsantrasyon sonucu aniden ilham gelir. Bu ilham bazen uyanıkken, bazen de rüyada ortaya çıkar. Dolayısıyla evrende henüz tam olarak anlayamadığımız bir anlam boyutu olabilir. Rüyalar da zaman zaman bu boyutla bağlantı kurmanın yollarından biri olarak değerlendirilebilir” dedi. (BSHA – Bilim ve Sağlık Haber Ajansı)
El, ayak ve ağız hastalıklarının aile içinde hızla yayılabileceğine dikkat çeken uzmanlar, ebeveynlere uyarılarda bulundu.
El, ayak ve ağız hastalığı, çocukların ellerinde ve ayaklarında kabarcık benzeri döküntülerle kendini belli eden ve ağız içinde ağrılı yaralara neden olan bulaşıcı bir enfeksiyon olarak tanımlanıyor. Viral bir enfeksiyon olan hastalık, çoğunlukla bebekleri ve 5 yaşından küçük çocukları daha çok etkiliyor, genellikle 7- 10 gün içinde kendiliğinden iyileşiyor. Coxsackievirus ve enterovirus ailelerine ait virüslerin neden olduğu hastalık kirli havuzlardan bulaşabildiği gibi öpüşmek, sarılmak ve ortak eşya kullanımı yollarıyla da çok hızlı yayılabiliyor. Memorial Kayseri Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Samet Özer, çocuklar arasında bu sıralar hızla yayılan el, ayak ve ağız hastalığı hakkında bilgi verdi.
Hastalık sonucunda ellerde ve ayaklarda oluşan kabarcık benzeri döküntüler ile ağız içinde gelişen ağrılı yaralar nedeniyle ‘el, ayak ve ağız’ ismi kullanılmaktadır. Aslında döküntüler göğüs, sırt, kollar, bacaklar, genital organlar ve kalçalar dahil olmak üzere vücudunun herhangi bir yerinde ortaya çıkabilmektedir.
Bebekler ve 5 yaşından küçük çocukların el, ayak ve ağız hastalığına yakalanma olasılığı yüksektir. Kreş ve okullarda çocuklar arasında hızla yayılma eğilimi bulunmaktadır. Yine de, daha büyük çocuklar ve hatta yetişkinlerde bile bu hastalık görülmektedir. Hastalığa birkaç virüs neden olabileceğinden, bu hastalığa birden fazla kez yakalanmak mümkündür.
El, ayak ve ağız hastalığı belirtileri genellikle iki aşamada ortaya çıkmaktadır. Hastalık başladığında, çocuklarda grip benzeri belirtiler görülebilmektedir.
Birkaç gün sonra şu belirtiler görülüyor
El, ayak ve ağız hastalığının belirtileri genellikle 7-10 gün içinde geçecektir. Ancak 2 yaşından küçük çocukların virüsten daha fazla etkilenecektir. El, ayak ve ağız hastalığı bulaşıcıdır. Hastalığın en bulaşıcı evresi genellikle döküntüler ortaya çıkmadan öncedir. Kabarcıklar genellikle yaklaşık 10 gün içinde kurur. Kabarcıklar kuruduktan sonra çocuğun hastalığı başkalarına bulaştırma olasılığı daha düşüktür. Ancak, döküntü geçtikten sonra virüs dışkıda haftalarca yaşayabilmektedir.
Bu hastalık şu yollarla yayılabilmektedir;
Çok nadir olsa da el, ayak ve ağız hastalığı bazen şu sorunlara neden olabilmektedir;
Dehidratasyon: Ağız yaraları içmeyi ve yemeyi acı verici hale getirebilmektedir. Dehidratasyonu önlemek için yeterli sıvı içmek önemlidir.
Tırnak kaybı: Bazı insanlar virüse yakalandıktan sonra birkaç tırnak veya ayak tırnağını kaybetse de tırnaklar tekrar uzamaktadır.
Viral menenjit ve ensefalit: El, ayak ve ağız hastalığı olan çok az sayıda kişide menenjit ve ensefalit gelişebilmektedir. Bu nadir durum beyinde (ensefalit) ve beyin ve omurilik zarında (menenjit) tehlikeli şişmeye neden olabilmektedir.
El ayak ağız hastalığı ile ilgili belirtilerin görülmesi durumunda vakit kaybedilmeden uzman doktora başvurulması önem taşımaktadır. Doktor hastalığın şiddetine göre uygun bir tedavi planı belirleyecektir. Ayrıca çevredeki kişilere bulaşmaması açısından da önlem alınmalıdır.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.